Kitap detayları
Kût
KDV dahil, kargo hariç
Açıklama
Sessiz kaldık, ama bölünmüştük. Hiçbir şey söylenmedi. Köyümüz Xalîqişlay’dan Dîgor’a doğru gidiyorduk. Bir zamanlar Erez çayının Türkiye ile Ermenistan arasında çizdiği sınırlar değişmişti — bu sefer sınırı Arpaçay oluşturuyordu. Uzakta Ermenistan’ın toprakları karanlık ve verimsiz görünüyordu; dağlar ve ovalar ıssızdı, doğru düzgün bir yer yoktu. Sınır haline gelmiş nehirler sanki maden işçileri gibi toprağı kazmış, vadiler kıt ve bomboş kalmıştı.
Buna karşılık Erez’in kıyısında Arpaçay tertemiz ve berraktı; kuş sesleri ve keçi sürüleri doluydu orası. İnsan eliyle çizilmiş sınırlar beni her zaman hüzünlendirir. Soruyorum: ne suç işlediler de siz ırmakları, dağları elinize alıp köyleri, şehirleri hatta hayvanları birbirinden ayırdınız?
Bir anı canlanıyor: Lisede Kars’ta okuduğum günlerde, sigara dumanıyla dolu otobüslerde, sınırların etrafındaki o özlem o gün de benim içimde yılan gibi dolaştı mı diye — hatırlamıyorum. Otobüste annemle babamın yanında oturuyordum; annemin gözleri doluydu, babamda özlem vardı. Boğazımda bir düğüm oluştu; zamanla o düğüm benim için her şeye dönüştü: değerim, kitabım, gözlüğüm, ekmeğim — yeşil zeytinler gibi; su yavaşça o yaraya işliyordu.